Felsefe

Kazandın. Ama Neyi?

Özet

Son sözü söylemek, doğruya ulaşmak mıdır? Kişiye saldırı, korkuluk kurma ve otoriteye hatalı başvuru üzerinden tartışmanın ölçüsünü yeniden düşünmek.

Taş kemerli kütüphanenin temsili görseli
Temsili görsel · Belirli bir tarihî mekânı veya eseri belgelememektedir.
İçindekiler · 12 bölüm

Son sözden sonra

Tartışma bitti. Masadan kalkıldı, bardaktaki çay çoktan soğudu. Karşı taraf sustu, son sözü sen söyledin. Ortada bir üstünlük hissi var; ama tuhaf bir şekilde elinde hiçbir şey yok. Ne öğrendin? Hangi meselede doğruya bir adım yaklaştın?

Bu soru, mantıkla ve tartışma ahlâkıyla uğraşmak için iyi bir başlangıçtır. Çünkü bir tartışmayı kazanmak ile bir meseleyi çözmek aynı şey değildir. İkisi çoğu zaman aynı masada, aynı cümlelerle, aynı insanlar arasında olup biter; fakat farklı yerlere çıkar. Bir sözün ikna edici olması onu doğru yapmaz.

Bazen alkış alan cümle, sorunun yanından geçip gitmiştir. Bazen de çekingen söylenmiş bir itiraz, hepimizin atladığı bir eksikliği yakalar. Sözü değerlendirirken sesin yüksekliğine mi, gerekçenin ağırlığına mı baktığımız burada belli olur.

Safsata: Doğruya benzeyen yol

Safsata, ilk bakışta ikna edici görünen fakat gerekçelendirmesinde kusur bulunan akıl yürütmeleri anlatmak için kullanılır. Kusur yalnızca çıkarımın biçiminde değildir; ilgisiz bir gerekçeye dayanmak veya muhatabın görüşünü çarpıtmak da tartışmayı yanıltabilir.

Aristoteles, Sofistik Çürütmeler’de görünüşte çürütme olan fakat gerçek bir çürütme sağlamayan akıl yürütmeleri ele alır. İslâm mantık geleneğinde safsata, burhan, cedel, hitabet ve şiirle birlikte anılan beş sanat içinde incelenmiştir. Safsata ve mugalata terimleri sıklıkla birbirinin yerine kullanılsa da bazı açıklamalar bunları yanıltma kastı bakımından ayırır.

Aşağıdaki üç başlık gündelik tartışmalardaki hataları tanımayı kolaylaştıran modern adlandırmalardır. Bunları klasik eserlerin tasnifleriyle bütünüyle aynı saymak gerekmez. Buradaki amaç, eski bir ilgiye bugünün konuşmaları içinden yaklaşmaktır: Görünüşte cevap vermek ile gerçekten cevap vermek arasındaki farkı görmek.[1]

1. Adama saldırmak

Tez ortada duruyor, fakat cevap teze değil, o tezi söyleyen kişiye gidiyor. “Sen kim oluyorsun da…” “Zaten belli hangi çevreden.” “Önce kendi hayatına baksın.” Söz sahibinin geçmişi, mesleği, üslubu, niyeti; hepsi masaya gelir. Asıl cümle masada öylece kalır.

Buradaki kusur yalnızca kabalık değildir. Bir insanın sevimsiz bulunması veya tutarsız davranması, sunduğu gerekçeyi kendiliğinden çürütmez. Kötü bir insan doğru bir şey söyleyebilir, iyi bir insan yanılabilir. Sigara içen bir hekimin varlığı, sigaranın zararlı olduğu bilgisini yanlışlamaz.

Bu tutum bardağın yere çarpması gibidir. Gürültü büyüktür, seyirci etkilenir, hatta ortam dağılır. Ama masadaki mesele yerinde durmaktadır. Söyleyeni yıkmak, sözünü çürütmek değildir.

Örneğin birisi okul kütüphanesinin daha uzun süre açık kalmasını gerekçeleriyle savunuyor olsun. “Sen zaten ders çalışmıyorsun” cevabı, önerinin yararını veya maliyetini değerlendirmez. Kişinin çalışma alışkanlığı ayrı bir mesele olabilir; önerinin doğru olup olmadığını anlamak için ihtiyaç, personel ve kullanım verilerine dönmek gerekir.

Kişi hakkında konuşmak ne zaman konuyla ilgilidir?

Kişinin güvenilirliği, iddia onun tanıklığına dayanıyorsa önem kazanır. “Bu konuda daha önce gerçeğe aykırı bilgi verdi” tespiti, bir tanıklığa duyulan güveni azaltabilir. Ancak aynı tespit, bağımsız kanıtlarla desteklenen bir sonucu tek başına yanlışlamaz.

Bu ayrım, kişiye yönelik her eleştiriyi otomatik olarak safsata saymamızı önler. Sorulacak soru şudur: Bu kişisel bilgi, değerlendirilen iddianın dayanağını gerçekten etkiliyor mu? Yoksa gerekçelerden kaçmak için mi kullanılıyor?[2]

2. Korkuluk kurmak

İkincisi daha sinsidir, çünkü görünüşte tam olarak muhatabın tezine cevap verilir. Fakat cevap verilen tez, muhatabın söylediği tez değildir. Cümle biraz abartılır, bir iki kaydı düşürülür, en uç hâline çekilir. Ortaya çürütülmesi çok daha kolay bir kukla çıkar. Sonra o kukla devrilir ve zafer ilan edilir.

Tarlanın ortasındaki korkuluk gibi: insan biçiminde, uzaktan bakınca inandırıcı, içi saman. Onu devirmek kolaydır; çünkü karşılık veren, muhatabın gerçek iddiasıyla henüz karşılaşmamıştır.

Şehir içinde araç trafiğinin sınırlandırılmasını savunan birine “Yani insanların hiçbir yere gitmemesini istiyorsun” demek böyledir. “Bu ölçüm yönteminin şu eksikleri var” diyene “Demek ki bilime güvenmiyorsun” demek de böyledir.

Bir sınırlama önerisi, bütün ulaşımı yasaklama isteğine dönüşmüştür. Belirli bir yönteme yöneltilen eleştiri ise bütün bilimsel araştırmaların reddi gibi sunulmuştur. Çürütülen şey büyüdükçe cevap güçlenmiş görünür; oysa asıl görüşle arasındaki mesafe de büyür.

Basit bir testi vardır: Muhatabının tezini, onun “Evet, söylediğim bu” diyebileceği şekilde tekrar edebiliyor musun? Edemiyorsan, önce neye itiraz ettiğini netleştirmen gerekir. Bir görüşü anlamak, o görüşe katılmak değildir. Hatta sağlam bir itirazın başlangıcı çoğu zaman doğru bir özettir.

Münazaranın ölçüsü

Âdâbü’l-bahs ve münazara geleneği, gerçeğin ortaya çıkarılması amacıyla tartışmanın esaslarını inceleyen bir çerçeve sunar. Bu geleneği yalnızca karşı tarafı susturma tekniklerine indirgememek gerekir.

Bundan hareketle bugün benimseyebileceğimiz bir ilke şudur: İtiraz etmeden önce muhatabın görüşünü, bağlamını ve sınırlarını doğru aktar. Bu cümle burada önerilen bir tartışma ilkesidir; bütün klasik eserlerde aynen bulunan bir kural veya tarihî bir alıntı değildir.

Bir metni okurken de aynı özeni gösterebiliriz. Yazarın “bazı durumlarda” kaydını çıkarıp cümlesini “her zaman” diye aktarırsak, artık onun cümlesini tartışmıyoruz demektir. İyi okurluk, yalnızca dikkat çekici ifadeleri değil, ifadeyi sınırlayan küçük kelimeleri de görmeyi gerektirir.[3]

3. İsmi delil sanmak

Üçüncüsü en saygın görünenidir, çünkü kitap kokusu taşır. Bir isim zikredilir, bir alıntı yapılır ve tartışma kapanır. “Falan filozof böyle demiş.” “Şu profesör yazmış.” Mesele halledilmiş gibidir.

Oysa bir ismin tanınmışlığı, görüşünün doğruluğunu tek başına güvenceye almaz. Burada asıl soru, alıntının tartışmada hangi işi yaptığıdır. Bizi gerekçelere mi götürüyor, yoksa gerekçe istememizi mi engelliyor?

Bir düşünürün sözünü aktarmak, düşünce tarihini anlamak açısından son derece değerlidir. “Bu görüşü kim savundu?” sorusuna cevap verir. Fakat “Bu görüşü neden doğru kabul etmeliyiz?” sorusu ayrıca ele alınmayı bekler. İki soru birbirine yakın görünse de aynı işi yapmaz.

Bir üstadın kitabını açmakla mesele kapanmaz; çoğu zaman daha dikkatli bir okuma başlar. İddianın dayandığı öncüller nelerdir? Hangi itirazlara cevap verilmiştir? Sonuç, hangi şartlar altında savunulmaktadır? Kitaba duyulan saygı, bu soruları susturmak zorunda değildir.

Uzman görüşünü küçümsemeden

Uzman görüşüne dayanmak başlı başına safsata değildir. İnsan bilgisi tanıklık ve uzmanlık paylaşımıyla da gelişir. İlgili alandaki güvenilir bir uzmanın değerlendirmesi, yanılabilir olmakla birlikte, bir görüşü kabul etmek için makul dayanak sağlayabilir.

Sorun; alan dışındaki şöhretin uzmanlık yerine geçirilmesi, sözün bağlamından koparılması veya uzman görüşünün sorgulanamaz kesinlik gibi sunulmasıdır. Uzmanlar arasındaki anlaşmazlık da tek başına safsata oluşturmaz; görüş ayrılıklarının nedenleri ve kanıtların durumu değerlendirilmelidir.

Bu nedenle “Kim söylüyor?” sorusunu bütünüyle atmayalım; yanına “Hangi uzmanlıkla, hangi kanıta dayanarak ve ne kadar kesinlikle söylüyor?” sorularını ekleyelim. Güvenmek ile gerekçe aramak birbirinin düşmanı değildir.[2]

Üçünün ortak riski

Bu üç hatanın ortak riski, tartışmayı değerlendirilmesi gereken gerekçelerden uzaklaştırmalarıdır. Kişiye saldırıda önerinin yerini kişinin itibarı, korkuluk kurmada gerçek görüşün yerini çarpıtılmış bir görüş alır. Otoriteye hatalı başvuruda ise gerekçenin yerini sorgulanamazlaştırılan bir isim doldurur.

Yine de her örneği aynı kalıba zorla yerleştirmemek gerekir. Safsata adları birer teşhis aracıdır; bağlamı inceleme yükümlülüğünü ortadan kaldıran etiketler değildir. “Bu ad hominem!” demek yerine, kişisel eleştirinin neden iddiayı cevaplamadığını göstermek daha yararlıdır.

Konuyu kaydırarak kazanılan bir tartışma, insanı kendi kanaatinin dışına çıkarmayabilir. Tartışmanın ardından geriye yalnızca aynı kanaatin daha yüksek sesle tekrarı kalıyorsa, ortada bir öğrenme olup olmadığını yeniden sormak gerekir.

Hatalı delil, mutlaka yanlış sonuç demek değildir

Bir nokta daha var: Bir iddiayı savunurken safsataya başvurulmuş olması, iddianın kendisinin mutlaka yanlış olduğunu göstermez. Kötü bir gerekçeyle doğru bir sonuç savunulabilir. Yapılması gereken, o gerekçenin sonucu desteklemediğini göstermek ve varsa diğer kanıtları ayrıca incelemektir.

Diyelim ki biri bir kitabın değerini yalnızca ünlü bir kişinin onu sevmesine bağlıyor. Bu gerekçe yetersiz bulunabilir. Fakat buradan kitabın değersiz olduğu sonucu çıkmaz. Kitabın içeriğine dönmek gerekir.

Aynı dikkat kendi görüşümüz için de geçerlidir. Bir itirazımızın hatalı olduğunu fark ettiğimizde hemen bütün düşüncemizi savunma telaşına kapılmayabiliriz. Önce yalnızca o gerekçeyi geri çekebiliriz. Düşünceyi düzeltmek bazen büyük bir dönüşle değil, küçük bir cümlenin sorumluluğunu almakla başlar.

Peki ne yapmalı?

Birinci hamle: Tezi yalın hâline indir. “İddia tam olarak nedir, neyin gösterilmesi gerekiyor?” Bu soru, aynı kelimelerle farklı meseleleri konuştuğumuzu fark ettirebilir. İddianın kapsamını belirlemek, cevabın neye yönelik olması gerektiğini de belirler.

İkinci hamle: Muhatabını kendi cümlelerinle özetle ve onay al. “Seni doğru anladım mı?” Korkuluklar en çok bu soruyla yıkılır. Özetinin içinde muhatabının kullanmadığı ağır bir niteleme varsa, onu niçin eklediğini kendine sor.

Üçüncü hamle: İsim geldiğinde gerekçeyi sor. “Bunu neden söylüyor? Hangi çalışmasına veya açıklamasına bakabiliriz?” Bu, otoriteye hürmetsizlik değil, sözünü ciddiye almanın bir yoludur. Kaynağa dönmek, kısa alıntının gizlediği kayıtları da gösterebilir.

Dördüncü hamle: Söz kişiye kaydığında geri getir. “Aynı şeyi bir başkası söylemiş olsa bu gerekçe değişir miydi?” Eğer cevap hayırsa, konuşmayı yeniden iddianın dayanaklarına çevirmek mümkündür.

Bir de beşincisi var, en zoru: Yanılmayı baştan bir ihtimal olarak masada tutmak. Haksız çıkmayı bir itibar kaybı olarak görmek yerine, yanlış bir kanaatten kurtulma fırsatı olarak karşılamak. Bu kolay değildir; fakat öğrenmek isteyen bir tartışmanın kapısını açık tutar.

Terazi

Mîzan, terazi demektir. Terazi kimin haklı olmasını istediğini bilmez, kimin sesinin daha gür olduğunu duymaz. Yalnızca ağırlığı gösterir.

Mantığı böyle bir ölçü aracı olarak düşünmek mümkündür. Gazâlî’nin mantık üzerine Mi‘yârü’l-ilm adlı eseri, adında da bilginin ölçütü fikrini taşır. Burada kullanılan terazi benzetmesi, o eserden yapılmış bir alıntı değil, bu yazının düşüncesini ifade eden bir benzetmedir.

Elbette mantık, dünyaya ilişkin bütün doğruları tek başına vermez. Akıl yürütmenin yanı sıra doğru öncüllere, güvenilir gözleme ve gerektiğinde uzmanlığa ihtiyaç duyarız. Terazinin doğru çalışması kadar, üzerine ne koyduğumuz da önemlidir.

Ölçünün maksadı yalnızca hasmı yenmek değil, tartıda yanılmamaktır. Son sözü söylemek yerine daha iyi bir soru sorabildiğimizde, tartışma başka bir yere açılabilir.

Bir dahaki tartışmada son sözü söylediğinde kendine tek bir soru sormak yeter:

Kazandım, ama neyi?[4]

Kaynakça & ileri okuma

  1. İbrahim Emiroğlu, “Safsata”, TDV İslâm Ansiklopedisi.
  2. “Fallacies”, Stanford Encyclopedia of Philosophy. Modern safsata sınıflandırmaları ve bağlam ayrımları.
  3. “Âdâbü’l-bahs”, TDV İslâm Ansiklopedisi; münazara maddesine yönlendirme.
  4. Ali Durusoy, “Mi‘yârü’l-ilm”, TDV İslâm Ansiklopedisi.

Kaynak bağlantılı düşünce yazısı. Gündelik örnekler temsili olarak kurulmuştur; modern safsata adları ile klasik mantık tasnifleri bire bir özdeş kabul edilmemiştir.

Bu alandaki yazılara dön