Bir Sözlükten Fazlası: Kâşgarlı Mahmud Türk Dünyasını Nasıl Anlattı?
Özet
Bir sözlüğün içinde dünya haritasının ne işi var? Kâşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lugâti’t-Türk’ü, Türkçe kelimeleri açıklarken konuşan insanları da görünür kılar. Ekmek adlarından atasözlerine, lehçe farklarından yer adlarına uzanan bu okumada, eserin bize ne anlattığını ve ondan hangi sonuçları çıkaramayacağımızı kaynaklarla inceliyoruz.

İçindekiler · 14 bölüm
1. Bir sözlüğün içinde dünya haritasının ne işi var?
Bir kelimeyi öğrenmek için sözlüğü açtığınızı düşünün. Karşınıza yalnızca anlamı çıkmıyor: O kelimeyi kimlerin kullandığını, başka bir topluluğun nasıl söylediğini, bir atasözünde hangi düşünceyi taşıdığını da görüyorsunuz. Biraz ilerlediğinizde şehirler, boy adları ve bir dünya haritasıyla karşılaşıyorsunuz. Dîvânu Lugâti’t-Türk’ün şaşırtıcı tarafı tam burada başlar. [1]
On birinci yüzyılda Kâşgarlı Mahmud’un hazırladığı eser, Türkçe söz varlığını Arapça açıklamalarla sunar. Fakat açıklanan şeyler kelimelerde kalmaz. Sözlük, onları kullanan insanların yaşadığı çevreye de açılır. Bu nedenle onu yalnızca bir kelime listesi olarak okumak, kitabın verdiği bilginin önemli bölümünü dışarıda bırakır. [1]
Yazının sorusu şu: Bir dilin sözlüğü, o dili konuşanların tarihini hangi yollarla anlatabilir? Cevabı büyük sıfatlarda değil, küçük ayrıntılarda arayacağız. Özellikle bir yiyecek adı, bir söyleyiş farkı ve bir atasözü, ‘kültür’ dediğimiz geniş kavramı elle tutulur hâle getirebilir.
2. Kâşgarlı hakkında bildiklerimiz ve bilmediklerimiz
Kâşgarlı Mahmud’un hayatına ilişkin bilgiler, eserinin önemine kıyasla sınırlıdır. Doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak bilinmez. Ailesi, Karahanlı çevresiyle ilişkisi, seyahatleri ve hayatının son dönemi hakkında farklı derecelerde sağlamlığa sahip bilgiler ve yorumlar vardır. Ömer Faruk Akün’ün biyografi maddesi, bunları birlikte ele alır ve bazı yaygın anlatıların sorunlarını gösterir. [2]
Bu nedenle burada kesin bir doğum yılı, bütün durakları belirlenmiş bir seyahat takvimi veya ayrıntılı bir saray macerası anlatılmıyor. Kendi eserindeki ifadeler, onun çeşitli Türk topluluklarının dillerini karşılaştırdığını söylememize imkân verir; fakat buradan hareketle bugünkü Türk dünyasının her yerini gezdiğini ileri süremeyiz. [2][3]
Bir bilginin hayatındaki boşlukları kabul etmek, eserini küçültmek değildir. Tersine, biyografik hikâyeyi metnin önüne geçirmemeyi sağlar. Kâşgarlı’nın neden önemli olduğunu göstermek için ona kanıtlanmamış bir hayat kurmamıza ihtiyaç yoktur.
3. Ne zaman yazıldı; elimizdeki kitap kaç yaşında?
Eser için yaygın olarak 1072–1074 tarihleri kullanılır. Bununla birlikte yazılışın tamamlanması ve sonraki düzenlemeler konusunda metindeki tarih kayıtlarının yorumlanması, 1077’yi de tartışmaya katmıştır. Bu yüzden eseri güvenle on birinci yüzyılın ikinci yarısına yerleştirebilir, ayrıntılı tarihlendirmenin tamamen sorunsuz olmadığını belirtebiliriz. [1][3]
Bugün korunan nüsha ise Kâşgarlı’nın elinden çıkmış özgün yazma değildir. UNESCO adaylık dosyasında, bilinen tek yazma nüshanın 1266’da kopyalandığı ve İstanbul’daki Millet Yazma Eser Kütüphanesi’nde Ali Emîrî Arabî 4189 numarasıyla korunduğu belirtilir. Eserin telif tarihiyle bu nüshanın istinsah, yani elle çoğaltılma tarihi birbirinden ayrılmalıdır. [4]
Böylece üç ayrı şeyi karıştırmamış oluruz: Bir metnin ilk defa oluşturulması, sonraki bir tarihte kopyalanması ve modern dönemde basılması. ‘On birinci yüzyıl eseri’ demek, bugün baktığımız bütün kâğıtların o yüzyıldan kaldığını söylemek değildir.
4. Türkçe bir sözlük neden Arapça açıklandı?
Dîvân’da Türkçe kelimeler, örnekler ve dil bilgisi açıklamaları Arapça bilen bir okura ulaştırılır. Türk Dil Kurumunun tanıtımı, önsözde Türklerin dilini öğrenmenin yararına yapılan vurguyu ve eserin Türkçe öğretme amacını açıklar. Kâşgarlı, dilin değerini görünür kılmayı da hedefler. [5]
Burada çelişki yoktur: Bir dili başka bir dilin okuruna öğretmek, açıklamaları o okurun anlayacağı dille yapmayı gerektirebilir. Bugün Türkçe öğrenen birine İngilizce hazırlanmış bir kılavuz sunulması, Türkçenin anlatılmaya değer olmadığı anlamına gelmez. Bu benzetme, Dîvân’ın öğretim mantığını kavramak içindir; iki dönemin kurumlarını eşitlemez.
Zeynep Korkmaz, eserin dil öğretme amacıyla sınırlanamayacağını, Türkçe ile Arapça arasındaki karşılaştırmanın ve kültür bilgisinin de hesaba katılması gerektiğini vurgular. Dolayısıyla sözlük aynı zamanda bir tanıtma ve ilişki kurma girişimi olarak okunabilir. [6]
Ancak bu girişimi doğrudan bugünkü milliyetçilik kavramlarının bütün özellikleriyle açıklamak fazladan bir iddia olur. Yazarın kendi diline bağlılığı ile modern siyasî ideolojiler arasında ayrım yapmak, tarihî bağlamı korumamızı sağlar.
5. Bir kelime, birden fazla söyleyiş
Kâşgarlı, kaydettiği sözlerin bir bölümünü belirli topluluklarla ilişkilendirir ve söyleyiş farklılıklarını açıklar. Oğuz, Çigil, Yağma ve başka topluluklara ait kayıtlar, kitabın tek bir konuşma biçimini yansıtmadığını gösterir. Vahit Türk’ün değerlendirmesinde bu karşılaştırmalı malzeme, eserin temel özelliklerinden biridir. [3]
Somut bir örnek ekmektir. Gizem Korkut’un farklı neşirleri karşılaştıran araştırması, Dîvân’da ‘etmek’, ‘epmek’ ve ‘ötmek’ biçimlerini inceler. Aynı araştırmada ‘epek’, çocuk dilinde ekmeği karşılayan bir kullanım olarak ele alınır. Böylece yalnızca nesnenin adı değil, konuşanın kimliği ve konuşma ortamı da görünür olur. [7]
Buradan çıkarabileceğimiz sonuç, bütün toplulukların her kelimeyi aynı biçimde söylediği değildir. Tam tersine, yakınlıklarla farklılıkların birlikte kaydedilmiş olmasıdır. Bugünkü Türk dillerini ve lehçelerini anlamak isteyen araştırmacı için bu kayıtlar bir karşılaştırma zemini sağlar; fakat tek bir eski kelime, bütün bir dil tarihinin yerine geçmez.
Çocuk dilindeki bir kullanım ayrıca şunu düşündürür: Dil tarihi yalnızca hükümdarların unvanlarıyla yazılmaz. Ev içinde söylenen kısa bir söz de tarihî bir veriye dönüşebilir. Bu, örneğin düşündürdüğü bir yorumdur; Kâşgarlı’nın belirli bir ailede yaptığı gözlemin tutanağı değildir.
6. Sözlükten mutfağa: Bir ekmeğin bize anlattıkları
Aynı araştırmada ‘çukmın’ maddesi, su buharında pişirilen bir ekmek türüyle; ‘kakurgan’ ise yağla hazırlanan ve fırın ya da tandırda pişirilen ekmekle ilişkilendirilir. Çalışma, adlandırmada malzemenin, biçimin ve pişirme yönteminin rolünü karşılaştırır. [7]
Bu ayrıntılar, geçmişi yalnızca savaşlar ve hanedanlar üzerinden okumamız hâlinde fark etmeyeceğimiz bir alanı açar. Yiyeceğin adı, bir hazırlama tekniğine ve maddî hayata işaret edebilir. Bir kelimenin açıklaması, mutfakta hangi ayrımların önemli sayıldığını araştırmak için başlangıç olur.
Fakat sınır da açıktır: Bir ekmek adının sözlükte bulunması, bütün Türk topluluklarının onu her gün yediğini kanıtlamaz. Tarifin eksik ayrıntılarını bugünkü mutfaktan tamamlayarak bin yıllık değişmez bir yemek elde edemeyiz. Sözlük bize bir iz verir; o izin yaygınlığını, coğrafyasını ve zaman içindeki değişimini başka kanıtlarla araştırırız.
Bu yüzden Dîvân’ın sunduğu zenginlik, her soruyu tek başına cevaplamasında değil, daha iyi sorular sordurmasındadır: Ad bir malzemeyi mi, biçimi mi, pişirme tekniğini mi öne çıkarıyor? Bugün benzer görünen yiyecekle gerçekten aynı şeyden mi söz ediyoruz?
7. Atasözleri: Kelimenin anlamı, insanın tecrübesi
Dîvân’daki atasözleri, açıklanan kelimelerin kullanımını gösteren tanıklardır. Yaşar Tokay, bunların madde açıklamalarına yerleştirilişini ve karşıtlıklarla kurulan örneklerini inceler. Araştırmacılar arasındaki atasözü sayılarının farklılığını da gösterir; burada tek bir sayıyı değişmez kabul etmiyoruz. [8]
Tokay’ın incelediği örneklerden biri günümüz Türkçesiyle ‘Aç, aceleci; tok, rahattır’ biçiminde aktarılabilir. Söz, farklı maddî durumların farklı davranışlara yol açabileceğini kısa bir karşıtlıkla anlatır. Kelime bilgisiyle insan davranışına ilişkin gözlem aynı cümlede buluşur. [8]
Bir başka tanıdık örnek, Korkmaz’ın aktardığı ‘Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur’ sözüdür. Bugünkü okur için anlamın yakınlığı dikkat çekicidir. Yine de bugünkü bir söyleyişin eski biçimle ilişkisini göstermek, aradaki yüzyıllarda hiç değişmediğini kanıtlamakla aynı değildir. [6]
Atasözünü toplumun eksiksiz fotoğrafı saymamak gerekir. Öğüt, ideal veya eleştiri içeren bir cümle, herkesin gerçekte o öğüde uyduğunu göstermez. İnsanların neyi değerli bulduğunu anlamamıza yardım edebilir; davranışların sıklığını ölçen bir istatistik sunmaz.
8. Şiirler neden bir sözlüğe girdi?
Kelime açıklamalarında beyit ve dörtlüklerin kullanılması, anlamı cümle içinde göstermenin yollarından biridir. Dîvân’daki şiir parçalarında savaş, tabiat ve başka hayat alanları yer alır. Bunların tümünü Kâşgarlı’nın kendi şiirleri olarak sunmak doğru değildir; aidiyetleri aynı açıklıkta bilinmez. [1]
Bir sözlük için bu alıntılar işlevseldir: Kelime yalnız başına değil, başka kelimelerle kurduğu ilişki içinde anlaşılır. Okur böylece hem sözün anlamını hem de bir anlatım biçimini görür. Bugünün araştırmacısı ise aynı parçayı dil, edebiyat veya kültür tarihi bakımından farklı sorularla inceleyebilir.
Fakat şiirsel söyleyişle olay kaydını ayırmalıyız. Bir yas veya savaş tasviri, kendiliğinden belirli bir olayın gün gün tutulmuş belgesi değildir. Mecazı düz haber gibi okumak da her edebî parçayı bütünüyle tarih dışı saymak da metni yoksullaştırır. Önce parçanın ne tür bir söz olduğunu sormak gerekir.
9. Harita: Kelimelerin konuşulduğu dünya
Eserdeki daire biçimli dünya haritası, Türk topluluklarının yaşadığı yerleri ve çevrelerindeki coğrafyayı birlikte gösterir. Balasagun merkezî konumdadır. Haritanın kapsamı ile metindeki yer adları bire bir örtüşmez; sözlükte geçen her yerin haritada bulunmadığına dikkat çekilmiştir. [1]
Haritayı bugünkü atlasın daha eski bir baskısı gibi düşünürsek yanlış sorular sorarız. Modern devlet sınırları, standart ölçek ve güncel koordinat doğruluğu beklemek yerine, hangi yerlerin birlikte düşünüldüğüne ve dünyanın hangi çevreden düzenlendiğine bakabiliriz. Bu, tarihî haritaları okumak için burada önerdiğimiz yöntemdir.
Bir dilin coğrafyasını düşünmek, yalnızca ‘nerede konuşuluyor?’ sorusunu sormak değildir. Hangi komşularla karşılaşılıyor, hangi yer adları açıklama gerektiriyor, hangi merkezler öne çıkıyor? Harita ile sözlük birlikte okunduğunda, kelimelerin boşlukta dolaşmadığı daha açık görülür.
Bu haritayı dünyanın ilk haritası veya bugünkü siyasî sınırların belgesi diye sunmuyoruz. Değeri, başka eserlerle yarışacak bir ‘ilk’ etiketi bulmamıza bağlı değildir. Kendi bağlamında nasıl bir dünya tasavvuru sunduğunu anlayabilmek zaten yeterince önemlidir.
10. Kaynak kullanırken yazarın bakışını da okumak
Dîvân, bütün verileri eşit mesafeden kaydeden çağdaş bir veri tabanı değildir. Yazarın amaçları ve değerlendirmeleri vardır. TDK’nın önsöz aktarımında Türk dilinin öğrenilmesine ilişkin güçlü teşvikler görülür. Bu ifadeler, eseri neden yazdığını anlamamıza yardım eder; her değerlendirmesini bugünkü araştırmanın sonucu hâline getirmez. [5]
Önsözde hadis olarak nakledilen Türkçe öğrenmeye ilişkin rivayet de buna örnektir. Korkmaz’ın aktardığı metinde Kâşgarlı, rivayetin doğru olması ve olmaması ihtimallerini ayırarak gerekçesini kurar. Bu yazı, rivayeti sırf Dîvân’da bulunduğu için sahih hadis olarak sunmaz; böyle bir hüküm ayrıca hadis araştırması gerektirir. [6]
Genel ilke şudur: Bir kaynağın bir sözü aktarmasıyla o sözün doğruluğunun bağımsız olarak kanıtlanması aynı şey değildir. Aynı dikkat, topluluklara ilişkin değerlendirmeler için de geçerlidir. Kayıt, yazarın sınıflandırması ve bugünkü araştırmacının yorumu ayrı düzeylerde tutulmalıdır.
11. Sekiz bölüm, binlerce kelime: Bugünkü sözlükten farklı bir düzen
TDK’nın açıklamasına göre Dîvân sekiz ana bölümden oluşur; düzenlenişinde kelimelerin yapısal özellikleri ve Arap sözlükçülüğünün tasnif yolları önemlidir. İsimler ve fiiller de bu düzen içinde ele alınır. Bugünkü Türkçe alfabenin sırasıyla hazırlanmış bir cep sözlüğü bekleyen okur, farklı bir kuruluşla karşılaşır. [5]
Söz varlığının toplamı için yayımlarda farklı sayılar verilmesi de dikkat ister. Madde başlarının, varyantların ve metin içindeki kullanımların nasıl sayıldığı sonucu etkiler. Bu nedenle tanıtımda ‘binlerce kelime’ demek, hangi neşrin hangi ölçütle sayıldığını açıklamadan kesin bir rakam vermekten daha sağlamdır. [5]
Okurun pratik ihtiyacı bakımından sonuç basittir: Bir kelimeyi araştırırken kullanılan yayını ve dizini belirtmek gerekir. Başka bir çalışmada farklı yazılış veya anlam gördüğümüzde hemen hataya hükmetmek yerine, okuma, çevriyazı ve bağlam farklarını kontrol ederiz. Bir eserin ilmî kullanımı, adını kaynakçaya yazmakla tamamlanmaz.
12. Tek nüshadan bugüne uzanan emek
UNESCO adaylık dosyası, bugün bilinen tek yazmanın yirminci yüzyıl başında Ali Emîrî tarafından elde edilmesini ve Millet Kütüphanesi’nde korunmasını anlatır. ‘Tek nüsha’ ifadesi bilinen yazma nüshaya ilişkindir; eserin artık yalnızca bir fiziksel kopyasının bulunduğu anlamına gelmez. Basımlar ve dijital kopyalar başka bir kategoridir. [4]
Kilisli Rifat Bilge’nin yayını, Besim Atalay’ın Türkçe çevirisi ve Ahmet Bican Ercilasun ile Ziyat Akkoyunlu’nun metin, çeviri, notlar ve dizin içeren çalışması, eserin modern okurla buluşmasındaki farklı aşamalardır. Vahit Türk’ün maddesi bu yayın zincirini özetler. [3]
Dîvân, 2017’de UNESCO Dünya Belleği Uluslararası Sicili’ne kaydedilmiştir. Bu, belgesel mirasın korunmasına ilişkin bir kayıttır; arkeolojik alanların yer aldığı Dünya Mirası Listesi ile aynı program değildir. Ayrıca böyle bir kayıt, eserdeki her tarihî değerlendirmenin tartışmasız biçimde doğrulandığı anlamına gelmez. [9]
Bu aktarım zinciri kitabın anlamını genişletir: Derleyen kişi kadar kopyalayanın, saklayanın, bulan kişinin, neşredenin ve araştırmacının emeği de bugünkü okumayı mümkün kılar. Bir metnin yaşaması, yalnızca bir defa yazılmış olmasına bağlı değildir.
13. Bu eserden ne öğrenebiliriz; neyi tek başına öğrenemeyiz?
Birinci ayrım, kaydın varlığı ile yaygınlığı arasındadır. Bir sözün eserde yer aldığını gösterebiliriz. O sözün her bölgede, her toplumsal çevrede ve aynı sıklıkta kullanıldığını söylemek için ise daha fazla kanıt gerekir.
İkinci ayrım, kelime ile nesnenin tarihi arasındadır. Bir nesnenin eski adını bulmak çok değerlidir; fakat nesnenin ilk defa o tarihte icat edildiğini göstermez. Aynı şekilde eserde bulunmayan bir kelime, o toplumun ilgili şeyi hiç bilmediğinin kesin kanıtı değildir.
Üçüncü ayrım, dilsel yakınlık ile tarihî özdeşlik arasındadır. Bugün tanıdığımız bir sözle karşılaşmak, geçmişle bağ kurmamızı sağlar. Ama on birinci yüzyıl insanlarının bütün düşünce ve hayat biçimlerini bugünkü hayatımızla aynı kabul etmemize yetmez.
Dördüncü ayrım, kaynak ile yorum arasındadır. ‘Eserde şu kelime kaydediliyor’ cümlesiyle ‘bu kayıt bize şu kültürel önceliği düşündürüyor’ cümlesinin kanıt yükü farklıdır. Bu yazıda ikincisi, birincinin yerine geçirilmeden kullanılıyor.
Bu ayrımlar eseri kuşkulu hâle getirmek için yapılmıyor. Hangi soruya hangi ölçüde cevap verebildiğini bilirsek ondan daha fazla yararlanırız. Sağlam bir tarih okuması, kaynağın hem gücünü hem sınırlarını görünür tutar.
14. Bizce: Bir dili korumak, insanını da duymaktır
Bizce Kâşgarlı Mahmud’un en güçlü tarafı, Türk dünyasını yalnızca övülecek bir ad olarak bırakmamasıdır. Kelimelerin içine bakıldığında konuşan insanlar, hazırlanan yiyecekler, söylenen öğütler ve yaşanan yerler görünür olur. Bu mirasa sahip çıkmak, eser hakkında daha büyük sıfatlar kullanmaktan çok onu dikkatle okumayı gerektirir. Bir çocuğun ekmeğe verdiği adı merak etmek, bir atasözünün neyi öğütlediğini düşünmek ve bir haritanın dünyayı nereden gördüğünü sormak da kültüre bağlılığın parçasıdır. Dîvân’ı bizim için bir sözlükten fazlası yapan, geçmişi eksiksiz biçimde önümüze sermesi değil, kelimelerin arkasındaki hayatı araştırmaya çağırmasıdır. Bir dili gerçekten anlamak istiyorsak yalnızca ne dediğini değil, kimin, nerede ve nasıl söylediğini de dinlemeliyiz.
Kaynakça & ileri okuma
- [1] Mustafa S. Kaçalin, ‘Dîvânü lugāti’t-Türk’, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 9 (1994), s. 446–449. Eserin içeriği, tarih kayıtları, şiir tanıkları ve harita için.
- [2] Ömer Faruk Akün, ‘Kâşgarlı Mahmud’, TDV İslâm Ansiklopedisi. Biyografik bilginin kapsamı ve ihtilaflı hayat anlatıları için.
- [3] Vahit Türk, ‘Dîvânü Lügati’t-Türk’, Türk Maarif Ansiklopedisi, güncelleme 18.12.2022. Topluluklara göre dil kayıtları ve modern neşirler için; kesinlik düzeyi farklı biyografik görüşler [2] ile karşılaştırılmıştır.
- [4] UNESCO Memory of the World, Türkiye adaylık dosyası: ‘Diwan Lughat al-Turk (Compendium of the Turkic Dialects)’, 2016 başvurusu. Özellikle nüsha kimliği, 1266 istinsahı ve muhafaza tarihi; PDF s. 3–4.
- [5] Türk Dil Kurumu, ‘Kâşgarlı Mahmud ve Dîvânu Lugâti’t-Türk’. Önsözün içeriği, öğretim amacı, tasnif ve farklı söz varlığı sayımları için.
- [6] Zeynep Korkmaz, ‘Kâşgarlı Mahmud ve Divanu Lûgati’t-Türk’, Türk Dili Üzerine Araştırmalar, c. 1, TDK Yayınları 629, 1995. Açık erişimli tarama; atasözü örneği ve önsözdeki rivayetin şartlı aktarımı için. Yazının ilk yayımı Millî Kültür, 2/10 (Mart 1981), s. 15–19.
- [7] Gizem Korkut, ‘Dîvânu Lugâti’t-Türk’te Ekmek Adları’, Dil Araştırmaları 15/29 (2021), DOI: 10.54316/dilarastirmalari.904102. Tam metindeki etmek/epmek/ötmek/epek, çukmın ve kakurgan maddeleri; Ercilasun–Akkoyunlu, Atalay ve Dankoff–Kelly neşirlerinin karşılaştırılması. Kelime örnekleri bu araştırma üzerinden aktarılmıştır.
- [8] Yaşar Tokay, ‘Dîvânu Lugâti’t-Türk’te karşıtlık ilkesine dayalı atasözleri’, RumeliDE Dil ve Edebiyat Araştırmaları Dergisi 24 (2021), s. 386–402, DOI: 10.29000/rumelide.990136. Atasözlerinin sözlükteki işlevi, sayım farkları ve aç/tok karşıtlığı için.
- [9] UNESCO, ‘Diwan Lughat al-Turk (Compendium of the Turkic Dialects)’, Memory of the World International Register, kayıt yılı 2017. Belgesel miras kaydı için.
Kaynak bağlantılı tarih ve dil okumasıdır. Eserin yazma nüshasının doğrudan neşri veya hakemli araştırma değildir. Kurumsal kaynaklar, uzmanlık maddeleri ve tam metni incelenen araştırmalar karşılaştırılmıştır. Kelime örnekleri modern neşirleri karşılaştıran araştırmalardan aktarılır; tartışmalı biyografik ayrıntılar kesinleştirilmez. Son ‘Bizce’ bölümü editoryal değerlendirmedir. Kaynak bağlantıları 27 Eylül 2026’da kontrol edilmiştir.
Bu alandaki yazılara dön