İnancı Aşağılayarak Bir Milleti Savunamazsınız: Azerbaycan Yönetimine Açık İtiraz
Özet
Başörtülü bir çocuğu okul kapısında bırakmak hangi ilerlemenin göstergesidir? Azerbaycan’daki 2026 kıyafet düzenlemeleri, şehit kızının okula alınmadığına ilişkin haber ve eğitim hakkı üzerinden açık bir itiraz. İnanç özgürlüğü, medyadaki çifte standart ve tarihî hafıza ele alınıyor; Benî Kaynukā‘ ve Sütçü İmam anlatıları kaynaklarının sınırları içinde inceleniyor.

İçindekiler · 13 bölüm
Bir çocuğun önüne hangi kapıyı kapatıyorsunuz?
Başında bir örtü, elinde okul çantası. Bir çocuk dersine girmek istiyor. Kapıda ondan istenen, başka bir öğrencinin hakkını çiğnemekten vazgeçmesi değil; inancıyla ilişkilendirdiği kıyafetinden vazgeçmesi. Böyle bir sahne karşısında ilk sorumuz üniformanın rengi mi olacak, yoksa çocuğun neden sınıfında olmadığı mı?
Azerbaycan’da bazı devlet okullarında başörtülü öğrencilerin derslere alınmadığına ilişkin haberler, bu soruyu yeniden önümüze koyuyor. Öğrencilerin örtüleri nedeniyle dışlandığını anlatan bu uygulamaya itirazım açıktır: Çocuğun eğitim hakkını başını açması şartına bağlamak, devlet otoritesinin çocuğa karşı yanlış kullanılmasıdır. Böyle bir uygulamayı üniforma disiplini diye savunmak, meydana getirdiği haksızlığı ortadan kaldırmaz. Azerbaycan yönetiminin görevi, bu kapıları çocuklara açmaktır. [1][2]
Mesele aynı zamanda bir zihniyet meselesidir. Dinî hassasiyetin küçümsendiği yerde bunun adı kendiliğinden aydınlanma olmaz. Bir milletin mensuplarını, onların inançlarını aşağılayarak sevmek mümkün müdür? İnsanların kendi ülkelerinde saygı görmesini, ancak kendilerine benzeyen yanlarını gizlemeleri şartına bağlayan bir anlayışın millîlik iddiasını da özgürlük iddiasını da sorgulamak gerekir.
Azerbaycan’da tam olarak ne değişti?
Önce olguyu doğru kuralım. 7 Temmuz 2026 tarihli, cumhurbaşkanlığının internet sitesinde 22 Temmuz’da yayımlanan kanun değişikliği; genel eğitimin millî ve laik niteliğini düzenliyor, devlet genel eğitim kurumlarında öğrenci ve öğretmenlerin kıyafet kurallarına uymasını ve velilerin çocuklarının uyumunu sağlamasını öngörüyor. Metin, başörtüsünü ismen yasaklayan bir hüküm içermiyor. [3]
21 Eylül 2026 tarihli 309 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ise okul üniformasına ilişkin düzenlemeye yeni hükümler ekliyor. Eklenen 1.4-1 hükmü, belirlenen üniformanın bütünlüğünü bozan veya genel eğitimin laiklik ilkesine uygun olmayan diğer kıyafet unsurlarına izin verilmemesini öngörüyor. 1.10 hükmü, kurallara uyumla ilgili meseleleri okulun pedagojik kuruluna bırakıyor. Bu değişiklik metninde de başörtüsü adıyla sayılmıyor; ayrıca derslere alınmama yaptırımı açıkça yazılmıyor. [2]
DW Türkçe’nin 13 Ekim 2026 tarihli, Sinem Nazlı Demir imzalı haberi, bazı okul yönetimlerinin kuralları başörtülü öğrencileri okula almamak yönünde uyguladığını aktarıyor. Haberde görüşülen Bakülü bir öğretmen de kendi okulundaki uygulamayı doğruluyor; bazı çocukların eve döndüğünü, bazılarının örtüsünü çıkardığını söylüyor. Bu, ülkenin bütün okulları için yapılmış bir sayım değildir. Dolayısıyla doğru ifade, Azerbaycan’da herkesin her yerde başörtüsü takmasının yasaklandığı değil, yeni kıyafet kurallarının bazı devlet okullarında başörtülü öğrencilerin dışlanmasına dayanak yapıldığıdır. [1]
Karar metni ile uygulama arasındaki bu ayrım, yönetime bir mazeret sunmaz; onun sorumluluğunu ağırlaştırır. Başörtüsünü adıyla anmayan bir düzenleme, okul kapısında başörtülü çocukları dışlamanın aracına dönüşüyorsa merkezî makamlar açıklık sağlamak ve bu sonucu önlemek zorundadır. Sorumluluğu okul müdürlerine bırakarak veya metindeki kelimelere sığınarak çocuğun kaybettiği dersleri geri getiremezsiniz. Devletin başarısı, yasağın adını nasıl tarif ettiğiyle değil, öğrencisinin eğitimini nasıl koruduğuyla ölçülür.
Şehidin hatırası duvarda, çocuğu kapıda mı?
Yeni Şafak’ın 12 Ekim 2026 tarihli video haberi, Karabağ Savaşı’nda hayatını kaybeden bir askerin kızının başörtüsü gerekçesiyle okula alınmadığını aktarıyor. Habere göre anne, okul girişindeki şehitler panosunu işaret ederek, çocuğu burada okuyamayacaksa babasının fotoğrafının da kaldırılmasını istiyor. Bu olayı burada haberin ve annenin aktarılan beyanının sınırları içinde ele alıyorum; okulun yazılı kararı ve olayın ayrıntılarına ilişkin bağımsız bir soruşturma sonucu elimizde bulunmuyor. [12]
Bu haberin Azerbaycan yönetiminin önüne koyduğu soru ağırdır: Bir babanın fedakârlığını okulun duvarında onurlandırırken, onun çocuğunu örtüsü nedeniyle aynı okulun kapısından nasıl çevirebilirsiniz? Bir şehidin fotoğrafına yer ayırıp evladına sınıfta yer göstermeyen anlayış, vefa iddiasıyla yüzleşmek zorundadır. Şehitlere saygı, yalnızca tören kürsülerinde dile getirilecek bir söz değildir; onların geride bıraktıklarına karşı üstlenilen yaşayan bir sorumluluktur.
Şehit evladı olmanın burada ayrıca bir vefa sorumluluğunu hatırlattığı açıktır. Ancak eğitim hakkı, babanın savaşta gösterdiği fedakârlığın ödülü değildir. Babası şehit olmayan, gazi olmayan, adı hiçbir panoda bulunmayan çocuk da aynı hakka sahiptir. İtirazımız yalnızca istisnaî bir aileye ayrıcalık tanınması değil, başörtüsü nedeniyle kapıdan çevrilen bütün çocukların eğitimine devam edebilmesidir.
İlham Aliyev yönetimi ve eğitimden sorumlu makamlar bu iddiayı açıkça araştırmalı, sonucu kamuoyuna bildirmeli ve başörtüsü nedeniyle dışlanan öğrencilerin derslerine dönüşünü sağlamalıdır. Bir annenin okul kapısındaki itirazına verilecek cevap, yönetmelik maddelerini tekrarlamakla sınırlanamaz. Hangi okulda ne oldu, hangi yetki kullanıldı, çocuğun kaybı nasıl giderilecek? Bu soruların somut cevabı verilmelidir. Başörtüsü kelimesinin karar metninde geçmemesi, kapıda başörtüsü nedeniyle uygulanan dışlamanın hesabını vermekten kimseyi kurtarmaz.
Benim hükmüm nettir: Çocuğun inancıyla eğitimini birbirine karşı rehin alan bu anlayış kınanmayı hak eder. Bir ülkenin gücünü, küçük bir öğrencinin örtüsüne karşı gösterdiği sertlikte aramak utanç verici bir ölçüsüzlüktür. Devlet ciddiyetinin sınavı, çocuğa boyun eğdirmek değil, onun hakkını koruyacak çözümü bulmaktır.
Laiklik gerekçesi, eğitim hakkı sorusunu ortadan kaldırmaz
Azerbaycan Anayasası’nın 18. maddesi din ile devletin ayrılığını ve devlet eğitiminin laik niteliğini düzenler. Aynı anayasanın 25. maddesi eşitliği, 42. maddesi eğitim hakkını, 48. maddesi vicdan ve din özgürlüğünü güvenceye alır. Anayasal tabloyu yalnızca laiklik hükmünden ibaret sunmak eksik bir okumadır. Bir arada bulunan bu güvencelerin, uygulamada da birlikte düşünülmesi gerekir. [4]
Benim itirazım, devletin dinî bir öğretinin doğruluğunu resmen benimsemesi gerektiği iddiasına dayanmıyor. Öğrencinin başındaki örtünün, okulun kurumsal inancı sayılmasına itiraz ediyorum. Sınıfta farklı inançlardan çocukların bulunması, dersin bilimsel ölçütlerle işlenmesini kendiliğinden engellemez. Devletin tarafsızlığını, öğrencilerin birbirine benzemesiyle ölçen anlayış ciddi biçimde sorgulanmalıdır.
Elbette okulun güvenlik ve düzen sorumluluğu vardır. Laboratuvarda gevşek bir kıyafetin tehlike doğurması, kimlik tespitinin gerektiği bir durum veya başka bir öğrenciye baskı uygulanması somut olarak ele alınabilir. Fakat böyle bir ihtimal ile bütün başörtülü öğrencileri dışlamak arasında büyük bir mesafe bulunur. Daha az sınırlayıcı bir çözüm varken çocuğun derse girmesini engellemek neden gerekli görülsün?
Bu yazı, belirli bir mahkemenin Azerbaycan’daki uygulama hakkında ihlal kararı verdiğini iddia etmiyor. Savunduğum ölçü şudur: Eğitimden dışlanma gibi ağır bir sonuç, soyut bir rahatsızlıkla veya kıyafetin çağrıştırdığı düşünceye duyulan tepkiyle haklılaştırılamaz. Makamlar somut gerekçeyi, kapsamı ve çocuğu koruyacak çözümü açıklamalıdır.
Çocuk, büyüklerin tartışmasında kaybolmamalı
Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 14. maddesi çocuğun düşünce, vicdan ve din özgürlüğünü tanır; ebeveyn rehberliğini çocuğun gelişen kapasitesiyle birlikte ele alır. İnancın dışa vurulmasına getirilecek sınırlamaların kanunla öngörülmesi ve belirtilen meşru amaçlar bakımından gerekli olması şartını koyar. 28. madde eğitim hakkını, okula devamın desteklenmesini ve disiplinin insan onuruyla uyumunu düzenler. 12. madde ise çocuğun görüşünün yaşına ve olgunluğuna göre dikkate alınmasını ister. [5]
Bu ölçülerden çıkardığım sonuç, çocuğun sesini duymadan onun adına zafer ilan edemeyeceğimizdir. Örtünmek isteyen öğrencinin iradesi, henüz çocuk olduğu söylenerek bütünüyle silinemez. Örtünmek istemeyen öğrencinin yaşadığı baskı da aile meselesi denilerek önemsizleştirilemez. Baskıyı ciddiye almak, çocuğun hangi yönde zorlandığına göre değişen bir hassasiyet olamaz.
Bir baskı şüphesi varsa öğretmenin, rehberlik hizmetinin ve ilgili koruma mekanizmalarının görevi çocuğu dinlemek, durumunu anlamak ve güvenliğini sağlamaktır. Çocuğu dersinden uzaklaştırmak, ona yardım edildiğini kendiliğinden göstermez. Okul kapısı kapanınca çocuğun seçenekleri genişlemez; önündeki imkânlardan biri daha eksilir.
Burada asıl ölçümüz, çocuğun yetişkinler arasındaki çekişmede hangi tarafa delil olacağı değil, öğrenmeye devam edip edemediği olmalıdır. Bir yönetmeliğin başarısını, ona uymayan kaç öğrenciyi eve gönderdiğimizle değil, farklı öğrencileri haklarını gözeterek aynı eğitim ortamında tutabilmemizle değerlendirmeliyiz.
Başörtüsünün anlamını onu takanın yerine belirleyemezsiniz
Nûr sûresinin 31. âyetinde kadınların örtülerini yaka açıklıklarının üzerine getirmesine ilişkin hüküm yer alır. Diyanet’in Kur’an Yolu tefsiri bu hükmü baş, boyun ve göğsün örtülmesi çerçevesinde açıklar. Dolayısıyla örtünmesini dinî bir yükümlülük olarak anlayan kadının tutumunu, hiçbir metinsel dayanağı olmayan bir siyasî gösteriye indirgemek doğru değildir. [6]
Bir insan başörtüsünü ibadet bilinciyle, aile geleneğiyle, kişisel aidiyetle veya bunların birleşimiyle taşıyabilir. Onun açıklamasını hiç dinlemeden başındaki örtüyü gericilik, yabancılık yahut topluma düşmanlık işareti saymak, insanı tanımadan mahkûm etmektir. Bu tutumun kullanılan sıfatları değişebilir; yaptığı iş değişmez.
Öte yandan bir hakkı korumak için herkesin aynı dinî yorumu benimsemesini beklemeyiz. Başörtüsünün dinî hükmüne katılmayan biri de başörtülü öğrencinin eğitim hakkını savunabilir. Örtünmenin önemine inanan biri de örtünmeyen kadının onurunu ve güvenliğini korumakla yükümlü olduğunu kabul edebilir. Savunduğumuz değerin ciddiyeti, başkasını küçültmeye ihtiyaç duymamasında da görülür.
Bu nedenle kadını yalnızca kıyafetine indirgeyen iki alışkanlığı da reddediyorum: Örtülüyse düşünemeyeceğini varsaymak ve örtülü değilse ahlâkı hakkında hüküm vermek. İnsan haysiyeti, böyle kolay tasniflere sığmaz.
Türklüğü savunmanın şartı İslâm’ı küçümsemek değildir
Dinî bir davranışı sırf Arap coğrafyasıyla ilişkilendirilmesi üzerinden değersizleştirmek, o davranışın doğruluğu veya yanlışlığı hakkında bir delil oluşturmaz. İnanç tartışması, bir halkın adını hakaret yerine kullanarak yürütülemez. Türk kimliğini savunmak için Arapları aşağılamak da Müslümanlığı savunmak için başka dinlerin mensuplarını küçümsemek de gerekli değildir.
Müslüman bir Türk’ün kendi inancını yaşaması, millî kimliğinin eksilmesi olarak sunulamaz. İnsanların dil, tarih, kültür ve dinle kurdukları bağları birbiriyle savaşmaya mecbur değiliz. Birinin camiye gitmesini, Kur’an okumasını veya başını örtmesini görünce ona kendi ülkesinde yabancı muamelesi yapılmasına itiraz ediyorum.
Aynı açıklıkla şunu da söylüyorum: Türk olmak, herkesin aynı dine inanmasını zorunlu kılan bir üyelik şartına dönüştürülemez. Dinsiz veya başka bir dine mensup bir vatandaşın vatan sevgisi, yalnızca inancından hareketle ölçülemez. İnancımıza saygı isterken başkasının vatandaşlığını eksiltemeyiz.
Eleştirimin hedefi farklı inançların varlığı değil, millî kimlik adına dindar insanların aşağılanmasıdır. Bir milletin yaşayan mensuplarını hor görüp sonra o milletin sevgisini tekeline almak isteyen söylem, kendi çelişkisini açıklamak zorundadır. Vatan sevgisinin ölçüsü, kendi halkının bir bölümüne ne kadar sert konuşabildiğin olamaz.
Atalarımızın mirası: Hatırlamak, ama tarihi zorlamamak
Atalarımızın inançları, haysiyetleri ve bağımsızlıkları uğruna bedel ödediğini söylerken, bu hafızanın somut örneklerini gösterebilmeliyiz. Maraş’taki Sütçü İmam olayı bunlardan biridir. Kültür ve Turizm Bakanlığının 1919 kronolojisi olayı 31 Ekim’e kaydeder. Atatürk Ansiklopedisi’ndeki anlatım, işgal ortamında Müslüman bir kadının kıyafetine müdahale ve saldırıyla başlayan gerilimi, Sütçü İmam’ın müdahalesini ve Maraş direnişinin bağlamını birlikte ele alır. [7][8]
Bu örnekte dinî mahremiyet, insan onuru ve işgal karşısında hürriyet birbirinden kopuk değildir. Fakat buradan bütün Millî Mücadele’nin tek sebebinin bir örtü olduğu sonucunu çıkarmak da tarihî olayı bugünkü herhangi bir okul tartışmasıyla özdeşleştirmek de doğru olmaz. Her dönemin şartları ve aktörleri ayrı ayrı incelenmelidir.
Bana göre bu hatıranın bugüne yüklediği sorumluluk şudur: Geçmişte insan onuruna yönelen tahakküme karşı gösterilen hassasiyeti anarken, bugün bir öğrencinin onurunun kırılmasına kayıtsız kalamayız. Hatıraya bağlılık yalnızca törende saygıyla durmakla tamamlanmaz; yaşayan insanların hakkına gösterilen dikkatle anlam kazanır.
Tarihî çatışmalardaki belirli kişilerin eylemlerini bugünün bütün bir halkına veya dinî topluluğuna yüklemek ise hafızayı korumaz, yeni bir haksızlık üretir. Geçmişten taşımamız gereken sorumluluk, toplu suçlama değil, tahakküme karşı tutarlı bir adalet duygusudur.
Benî Kaynukā‘ anlatısının merkezindeki kadın: Örtü, mahremiyet ve haysiyet
Örtüyü yalnızca bir kumaş parçası sayan bakış, onu taşıyan insanın iradesini ve mahremiyetini gözden kaçırır. Benî Kaynukā‘ çarşısına ilişkin siyer anlatısının merkezinde de kendi işini görmek üzere çarşıya gelmiş bir kadın vardır. İbn Hişâm’dan aktarılan rivayete göre ondan yüzünü açması istenir; kadın bunu kabul etmez. Ardından elbisesine gizlice müdahale edilerek ayağa kalktığında bedeninin açığa çıkması sağlanır ve kendisi alaya alınır. Rıza Savaş’ın ilgili çalışmasında da nakledilen bu anlatıda saldırı, kadının örtünme iradesini kırmaya ve onu herkesin önünde küçük düşürmeye yöneliktir. [13]
Anlatılan bu sahneyi basit bir kıyafet tartışması gibi okumak, rivayetin insani ağırlığını ıskalar. Kadının reddettiği bir teşhire zorlanması söz konusudur. Örtüsüne yönelen müdahale, onun bedenine, iradesine ve haysiyetine yönelen müdahaleden ayrı değildir. Benim bu anlatıda özellikle vurguladığım nokta budur: Kadının mahremiyeti, çevresindekilerin eğlencesine veya üstünlük gösterisine bırakılabilecek bir alan değildir.
Casim Avcı’nın TDV İslâm Ansiklopedisi maddesi, çarşıdaki tacizi ve ardından karşılıklı kan dökülmesini, Bedir sonrasındaki gerilim ve antlaşmanın bozulmasıyla birlikte ele alır; sonrasında Hz. Peygamber’in kuşatmasını ve kabilenin Medine’den çıkarılmasını anlatır. Kadına yapılan saldırı bu aktarımda olayların gelişiminde önemli bir yer tutar. Bununla birlikte, rivayetin güvenilirliğini ve kuşatmanın sebebi olarak kullanılmasını sorgulayan akademik çalışmalar da vardır; Mehmet Azimli’nin incelemesi bunlardan biridir. Bu nedenle olayın tartışmasız biçimde yalnızca bir başörtüsü yüzünden çıktığını söylemek, kaynakların ihtilafını gizlemek olur. [9][14]
Örtünmenin Efendimiz’in yaşadığı toplumdaki dinî ciddiyetini göstermek için ayrıca sahih hadis kaynağına başvurabiliriz. Buhârî’nin Tefsîr bölümünde Hz. Âişe, Nûr 31’in bildirilmesinin ardından ilk muhacir kadınların giysilerinden parçalar ayırıp bunlarla örtündüklerini anlatır ve onları hayırla anar. Bu, sahâbe kadınlarının örtünme buyruğunu nasıl ciddiye aldıklarına dair bir rivayettir; savaş anlatısı değildir. [15]
Bana göre buradan bugüne taşınması gereken ahlâkî sorumluluk çok güçlüdür: Mümin bir kadının ibadet bilinciyle taşıdığı örtüye saygı, onun kişiliğine ve inançla kurduğu bağa saygıyı da içerir. O örtüyü aşağılamak, kadının kendi hayatı üzerindeki sözünü hiçe saymak ve onu zorla açtırmak hafife alınacak davranışlar değildir. Efendimiz’e ve sahâbeye hürmet, bu hassasiyeti kuru bir tarih hatırasına dönüştürmeden, bugün haksızlığa uğrayan insanın yanında durmayı gerektirir.
Bugünün okul kapısı ile yedinci yüzyılın kuşatması aynı hukukî ve siyasî olay değildir. Bizim bugünkü sorumluluğumuz, bu haysiyet hassasiyetini açık itiraza, hukukî mücadeleye, eğitim desteğine ve barışçıl dayanışmaya çevirmektir. Örtünün saygınlığını savunmak, onu taşıyan insanın öğrenme ve toplum içinde onuruyla yaşama hakkını da kararlılıkla savunmaktır.
Medya eleştirisi, seçici özgürlüğü sorgulamalı
Bir haber kuruluşunu veya sosyal medya hesabını eleştirmek için sorulabilecek güçlü sorular vardır: Benzer hak kayıplarında aynı ölçüyü kullanıyor mu? Haberin başlığı ile içeriği örtüşüyor mu? İddia ile doğrulanmış bilgiyi ayırıyor mu? Yanlış yaptığı zaman görünür bir düzeltme yayımlıyor mu? Dinî bir kimlik söz konusu olduğunda haberin öznesini dinliyor mu, yoksa baştan bir karikatür mü kuruyor?
Özgürlüğü savunduğunu söyleyen bir yayın anlayışından, başörtülü öğrencinin eğitim hakkı konusunda da aynı açıklığı beklerim. Bir kadının kendi hayatı hakkında söz söylemesini kıymetli buluyorsak, o söz örtünme yönünde olduğunda onu otomatik olarak hükümsüz sayamayız. Bir hakkın sahibi bize benzemiyor diye hakkın ağırlığı değişmez.
Fakat bir kısa videoda bir araya getirilmiş birkaç paylaşım, bir kurumun bütün yayın çizgisini veya gizli amacını tek başına kanıtlamaz. Çifte standart iddiası da örneklerin tarihleri, bağlamları ve karşılaştırılabilirliği gösterilerek kurulmalıdır. Kendi eleştirimizi de başkasından istediğimiz kanıt ölçüsüne tabi tutmak zorundayız.
Bunun için öfkeyle paylaşım çoğaltmak yerine, doğru örneği görünür kılmak daha değerlidir. Kim, ne zaman, hangi ifadeyi kullandı? Tam kayıt nerede? Bir iddia sonradan düzeltildi mi? Bu sorular sorulmadan yapılan teşhir, hak arayışını başka bir insanın haksız yere hedef gösterilmesine dönüştürebilir.
İnancı savunurken isnatta bulunmanın sınırı
Bir kişinin dine karşı sert konuşması, yabancı bir ülkede bulunması veya bizim hoşlanmadığımız bir görüşü savunması, tek başına bir istihbarat örgütü adına çalıştığının delili değildir. Böyle bir suçlama için somut ve doğrulanabilir bilgi gerekir. Bu yazı, çıkışına vesile olan videodaki bu tür suçlamaları doğrulanmış olaylar olarak benimsemiyor.
Aynı şekilde inançsızlığın kişiyi zorunlu olarak topluma yabancılaştırdığını veya sadakatsiz kıldığını söylemek de bireyleri inanç etiketlerinden hareketle yargılamaktır. Bir fikri eleştirebilir, dinin toplumsal hayat açısından önemini savunabiliriz. Ancak bir insanın karakterini ve vatandaşlık sorumluluğunu yalnızca dinî aidiyetinden okuyamayız.
Kur’an’ın Mâide sûresi 8. âyeti, bir topluluğa duyulan öfkenin adaletsizliğe sürüklememesi gerektiğini bildirir. Bu ölçü, haklı olduğunu düşündüğümüz anlarda da geçerlidir. İnancımızı savunurken delilsiz isnada başvurursak, savunduğumuz adalet ilkesini kendi elimizle zedeleriz. [10]
Buhârî’deki bir rivayette de zalim durumdaki kardeşe yardımın, onu zulmünden alıkoymak olduğu açıklanır. Burada yardım, aynı tarafta olana koşulsuz destek vermek değildir. Yakınlık, haksızlığa mazeret olmamalıdır. Bu ilke hem kardeş bildiğimiz bir devletin uygulamasını hem de kendi çevremizin haksız sözünü eleştirebilmemizi gerektirir. [11]
Kardeşlik, susmanın gerekçesi olamaz
Azerbaycan’la kurduğumuz kardeşlik, yönetimin her uygulamasına susma yükümlülüğü doğurmaz. Kardeşlikten beklediğimiz, yanlışın üstünü örtmek değil, yanlışın düzeltilmesini ısrarla istemektir. Başörtülü bir çocuğun okuldan dışlanmasına itiraz eden kişiyi, sırf bu itirazı nedeniyle ülkeye düşmanlıkla suçlamak da kabul edilemez. Yönetimi eleştirmekle halka husumet beslemek aynı şey değildir.
İlham Aliyev yönetimine çağrım açıktır: Başörtüsü nedeniyle öğrencilerin derslerden dışlanmasını önleyecek açık güvenceyi sağlayın. Kıyafet hükümlerinin bu yönde uygulanmasına son verin. Şehit kızı hakkında yayımlanan haber dâhil, okul kapılarındaki muameleye ilişkin şikâyetleri araştırın; hak kaybına yol açan kararların sorumlularını ve alınan düzeltici tedbirleri açıklayın. Çocukların kaçırdığı eğitimi telafi edin. Bir öğrencinin geleceği, kurumların birbirine sorumluluk devrettiği yazışmalar arasında bekletilemez.
Bu talepler yerine getirilmedikçe, millî değerlere saygı ve çocukların geleceği hakkında yapılan açıklamalar benim gözümde eksik kalacaktır. Vatanına bağlılık beklediğiniz çocuğa, önce o vatanın okulunda kendisine yer olduğunu göstermelisiniz. Devletin büyüklüğü, başörtülü bir öğrenciyi kapıdan çevirmeye gücünün yetmesinde değil, bütün öğrencilerinin hakkını güvenceye alabilmesindedir.
Bunlar bu yazının talepleridir. Hak ararken çocuğun adını, yüzünü ve okulunu yaymanın onu koruyup korumadığını da düşünmeliyiz. Kamuoyu oluşturmak, çocuğu yeni bir teşhirin konusu hâline getirmeyi gerektirmez.
Sorumluluk yalnızca yöneticilerin omzunda değildir. Gazeteci doğruyu araştırmalı, eğitimci öğrencisini dinlemeli, aile çocuğunu bir sloganın arkasında görünmez kılmamalı, kamuoyu da belgeyle konuşmalıdır. Özgürlük konusunda güçlü bir toplum, yalnızca kendi mahallesinin mağduriyetini fark edenlerden kurulamaz.
Bizce: Mirası savunmanın ölçüsü bugün gösterdiğimiz adalettir
Bizce Azerbaycan yönetimi başörtülü çocukları eğitimden dışlayan uygulamalar karşısında açık bir sorumluluk taşımaktadır. Bu sorumluluğun karşılığı, gerekçeleri tekrar etmek değil, dışlamayı sona erdirmek ve kayıpları gidermektir. Bir şehidin hatırasını yüceltirken evladının eğitimine sırt çeviren anlayışı da, başörtüsüne müdahaleyi ilerleme gibi sunan anlayışı da reddediyoruz. Atalarımızın hürriyet ve haysiyet uğruna ödediği bedelleri anmanın karşılığı, bugün yaşayanların hakkını korumaktır. Efendimiz’in bize öğrettiği adalet hassasiyetini ve sahâbe kadınlarının örtünmeye verdiği önemi hatırlamak, bugün bu değerler yüzünden aşağılanan insanın yanında sözümüzü esirgememeyi gerektirir.
Bir milletin inancını aşağılayarak o milleti savunamazsınız. Bir çocuğu sınıfın dışında bırakarak ona aydınlık bir gelecek vaat edemezsiniz. Kapının önünde bekleyen öğrencinin öğrenmeye devam edebildiği gün, hürriyet hakkında söylediğimiz sözler gerçek bir karşılık bulacaktır.
Kaynakça & ileri okuma
- Sinem Nazlı Demir, “Okullarda başörtüsü yasağı: Azerbaycanlılar ne diyor?”, DW Türkçe, 13 Ekim 2026. Uygulama haberleri ve görüşmeler; ülke çapında nicel araştırma değildir.
- Azerbaycan Bakanlar Kurulu, 21 Eylül 2026 tarihli 309 sayılı karar. 2022 tarihli okul üniforması düzenlemesinde değişiklik; Xalq Qəzeti’nde yayımlanan karar metni, özellikle 1.4-1 ve 1.10 hükümleri.
- Azerbaycan Cumhuriyeti, “Ümumi təhsil haqqında” kanununda değişiklik, 7 Temmuz 2026. Cumhurbaşkanlığı resmî sitesinde yayımlanma: 22 Temmuz 2026.
- Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası, cumhurbaşkanlığı resmî metni; özellikle 18, 25, 42 ve 48. maddeler.
- Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, UNICEF tam metni; özellikle 12, 14 ve 28. maddeler.
- Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur’an Yolu: Nûr 24/31, meal ve tefsir. Örtünmenin dinî anlamına ilişkin açıklama.
- Kültür ve Turizm Bakanlığı, 1919 kronolojisi, 31 Ekim 1919: Sütçü İmam olayı.
- Nejla Günay, “Sütçü İmam (1871–1922)”, Atatürk Araştırma Merkezi, Atatürk Ansiklopedisi. Uzunoluk olayı ve Maraş’taki işgal bağlamı.
- Casim Avcı, “Kaynukā‘ (Benî Kaynukā‘)”, TDV İslâm Ansiklopedisi, cilt 25, s. 88. Siyer rivayetlerini ve ilgili tarihî bağlamı özetleyen madde; doğrudan hadis metni değildir.
- Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur’an Yolu: Mâide 5/8, meal ve tefsir. Öfke karşısında adaleti koruma ilkesi.
- Buhârî, Sahîh, Mezâlim, hadis no. 2444 (Enes b. Mâlik rivayeti). Zalim olan kardeşe yardımın zulmünü engellemekle açıklanması; metinde anlamı özetlenmiştir.
- Yeni Şafak, “Karabağ şehidinin kızı başörtüsü gerekçesiyle okula alınmadı”, video haber, 12 Ekim 2026, 20.53; güncelleme 21.39. Olaya ve anne beyanına ilişkin haber; resmî soruşturma sonucu olarak kullanılmamıştır.
- Rıza Savaş, “Çalışma Hayatında Kadın (Hz. Muhammed Devri Örneği)”, İslâm ve Çalışma Hayatı Ulusal Sempozyumu (25–27 Kasım 2005), İzmir 2008, s. 391–392. İbn Hişâm’dan aktarılan Benî Kaynukā‘ çarşısı rivayeti.
- Mehmet Azimli, “Siyer Yazıcılığının Problemlerine Bir Örnek: Beni Kaynuka Savaşının Sebebi”, İslâmî İlimler Dergisi, yıl 3, sayı 2, Güz 2008, s. 175–183. Çarşı rivayetinin isnadına ve tarihî yorumuna eleştirel yaklaşım.
- Buhârî, Sahîh, Tefsîr, hadis no. 4758. Hz. Âişe’nin Nûr 31’in ardından ilk muhacir kadınların örtünmesine ilişkin aktarımı; metinde anlamı özetlenmiştir.
14 Ekim 2026 tarihli, kaynaklara dayalı görüş yazısıdır. Azerbaycan değerlendirmesi bu tarihte erişilen düzenleme metinleri ve haberlerle sınırlıdır; bir mahkeme kararı aktarılmadıkça hukukî ihlalin kesinleştiği ileri sürülmemektedir. Tarihî rivayetler hadis olarak sunulmamış, yorumlar yazarın değerlendirmesi olarak belirtilmiştir.
Bu alandaki yazılara dön