Merak Defteri

Gözü dünyâ mı görür? Osman Şems Efendi’de aşkın dili

Özet

Bir nutk-ı şerîfin altı dizesinden hareketle dîdâr, zülüf, muhabbet ve teslimiyet üzerine bir okuma. Osman Şems Efendi’nin şiiri, insanın neye baktığını ve gönlünü neye bağladığını nasıl sorguluyor?

Tarihî kitapların bulunduğu çalışma masasının temsili görseli
Temsili görsel · Belirli bir tarihî mekânı veya eseri belgelememektedir.
İçindekiler · 10 bölüm

Bir dize insanı nerede durdurur?

Gün boyunca sayısız görüntüye bakıyoruz. Bir yüz, bir haber, bir vitrin, bir başkasının hayatı… Gözümüzün önünden geçenler çoğalırken, içimizde kalanların sayısı bazen azalıyor. Osman Şems Efendi’nin ‘Gözü dünyâ mı görür âşık-ı dîdâr olanın’ dizesi tam bu noktada insanı durduruyor. Baktığımız şeyle aradığımız şey arasında nasıl bir bağ var?

Bu şiiri okurken kendime sorduğum soru şu: Gönlümü en çok ne meşgul ediyor? Kaybetmekten korktuğum şeyler mi, insanların benim hakkımdaki düşünceleri mi, yoksa hayatıma yön vermesini istediğim bir hakikat mi? Dizeyi bugünün içine taşıyan, bence bu soruyla baş başa kalabilmemiz.

Burada bir şiirin ilk altı dizesini birlikte okuyacağız. Önce metnin kimliğini belirleyecek, sonra kelimelerin kapısını aralayacağız. Ardından bu kelimelerin bir araya gelerek nasıl bir gönül hâli anlattığı üzerinde duracağız.

Metin kime ait, elimizdeki parça nedir?

Osman Şems Efendi (1814–1893), asıl adı Osman Nûreddin olan bir mutasavvıf şairdir. Şiirlerinde önce Nûrî, ardından Şems mahlasını kullanmıştır. Kādiriyye’nin Enveriyye kolunun kurucusu kabul edilir; edebiyat hayatında Encümen-i Şuarâ toplantılarına da katılmıştır. Bu bilgiler, onun şiirini tasavvuf ile klasik edebiyatın buluştuğu bir zeminde okumamızı sağlar. [2]

Paylaşılan altı dize, birbirinden bağımsız şiirler değildir. Yusuf Yıldırım’ın hazırladığı Osman Şems Efendi ve Divanı’nda 619 numarayla yer alan manzumenin ilk bendidir; basılı sayfa numarası 648’dir. Eserin başlığında Necâtî’nin meşhur beytinin tazmin edildiği belirtilir. Dolayısıyla sosyal medyada gördüğümüz bölüm, daha uzun bir şiirin başlangıcıdır. [1]

‘Nutk-ı şerîf’ adlandırması da bir okuma geleneğini hatırlatır. Tekke edebiyatında nutuk, tasavvufî eğitimin şiir yoluyla dile getirildiği türler arasında anılır. Böyle bir metinde öğüt bazen doğrudan söylenir, bazen de aşkın coşkusuna ve sembollerin çağrışımına bırakılır. [3]

Şiirin ilk bendi

Gözü dünyâ mı görür âşık-ı dîdâr olanın

Dilberi sen gibi bir mâh-ı dil-âzâr olanın

Gayra meyli olamaz aşkın ile yâr olanın

Yücedir rütbesi mihrinle hevâ-dâr olanın

Ayağı yer mi basar zülfüne berdâr olanın

Aşk u şevk ile verir cân ü seri döne döne

Metin notu: Kaynak neşirde ‘Gözi’ ve ‘virir’ gibi tarihî söyleyişler bulunur. Burada bunlar ‘Gözü’ ve ‘verir’ şeklinde aktarılmıştır. Dördüncü dizede ise kaynak neşrin ‘mihrinle’ okuyuşu korunmuştur. Paylaşılan görseldeki ‘mihrimle’ aynı biçim değildir: biri ‘senin sevginle’, diğeri ‘benim sevgimle’ anlamına yönelir. Bu farkı görünür kılmak, şiirin hitabını doğru takip etmek açısından önemlidir. [1]

Dîdâr: Gözün gördüğünden gönlün aradığına

Dîdâr, Farsça kökenli bir kelimedir; yüz, güzel yüz ve çehre anlamlarıyla kullanılır. Dizedeki ‘âşık-ı dîdâr’ tamlaması, sevgilinin yüzüne ve onu görmeye tutkun kişiyi düşündürür. [5]

‘Gözü dünyâ mı görür?’ sorusunu bu bağlamda şöyle okuyorum: Bir insanın gönlü büyük bir sevgiyle dolduğunda, önceden vazgeçilmez sandığı şeylerin ağırlığı değişebilir. Her parlaklık onu aynı ölçüde kendine çekmez. Gözün yönünü, gönlün verdiği değer belirlemeye başlar.

Tasavvufî okuma bu yönelişi ilâhî güzelliğe duyulan özlemle ilişkilendirebilir. Ancak şiirin her kelimesini tek bir karşılığa sabitlemek, çağrışımını daraltır. Buradaki açıklama da kelimelerin bütün anlamlarını tüketen bir şifre çözümü olarak görülmemelidir. Tasavvuf şiiri, beşerî sevginin dilini ilâhî muhabbeti anlatırken de kullanır; bağlam bu yüzden belirleyicidir. [3]

Mâh-ı dil-âzâr: Güzelliğin uyandırdığı özlem

Mâh, ay demektir. Şiirde sevgilinin güzelliğini anlatan bir benzetmeye dönüşür. [6] ‘Dil-âzâr’ ise gönlü inciten, gönle sıkıntı veren anlamındadır. İkinci dizeyi yaklaşık olarak ‘Sevgilisi senin gibi gönle sızı veren bir ay güzeli olan kimsenin…’ diye karşılayabiliriz. Cümle, ilk dizedeki soruyla birlikte tamamlanır.

Burada güzellik ile sızının yan yana gelmesi dikkat çekicidir. Sevmek, insanın kendi kendine yeterli olduğu düşüncesini sarsar. Özlem duyduğu birinin veya ulaşmak istediği bir anlamın varlığını kabul eder. Bu yüzden dizedeki sızı, bir eksikliğin farkına varılması olarak da okunabilir.

Bu edebî anlatımı gündelik ilişkilerde incitilmeyi yücelten bir ölçüye çevirmemek gerekir. Şiirin mecaz dünyası içinde konuşuyoruz. Sevgilinin uzaklığı ve âşığın hasreti, burada duygunun yoğunluğunu görünür kılıyor.

Gayra meyli olamaz: Dağınık gönlün bir yön bulması

‘Gayr’, başkası demektir. Üçüncü dize, sevgilinin aşkıyla yakınlık kuran kişinin başka yönlere meyletmeyişini anlatır. Tasavvufî bir okumada bu, gönlün asıl gayesini unutturacak bağlılıklardan sıyrılmasıyla ilişkilendirilebilir.

Bu dizeyi kendi hayatıma çevirdiğimde, dikkatimi sürekli dağıtan istekler aklıma geliyor. Her beğeninin, her övgünün, her yeni şeyin peşinden koşarken neyi gerçekten önemsediğimi unutabiliyorum. Şiirin sorusu burada keskinleşiyor: Beni yöneten, seçtiğim bir değer mi; yoksa karşıma çıkan her yeni arzu mu?

Bu yorum, gündelik sorumlulukları bırakmayı gerektirmez. Çalışmak, öğrenmek, aileyle ilgilenmek ve başkasının derdini dinlemek de muhabbetin hayattaki karşılıkları olabilir. Gönlün bir yön bulması, bütün bu işlerin hangi niyetle yapıldığına yeniden bakmayı sağlar.

Mihrinle hevâ-dâr: İnsanı yükselten bağlılık

Mihr, sevgi ve muhabbet anlamları taşıyan bir kelimedir. [8] Hevâ-dâr da bu bağlamda tutkun, gönül vermiş kişi anlamına açılır. [9] ‘Yücedir rütbesi mihrinle hevâ-dâr olanın’ dizesinin sade karşılığı, ‘Senin muhabbetine gönül verenin mertebesi yücedir’ şeklinde verilebilir.

Dizedeki rütbeyi düşünürken insanın dışarıdan görülen makamıyla iç dünyası arasında bir ayrım beliriyor. Bir kimse çok tanınabilir, güçlü olabilir, sözünü herkese dinletebilir. Fakat bu görünür üstünlükler onun merhametini, sadakatini veya içtenliğini tek başına göstermez.

Benim bu dizeden çıkardığım soru, sevdiğimiz şeyin bizi nasıl bir insana dönüştürdüğüdür. Muhabbetimiz kibri besliyorsa, üzerinde düşünmemiz gerekir. Daha dikkatli, daha vefalı ve başkasının hakkına daha saygılı olmayı sağlıyorsa, hayatımızda bir karşılık bulmuş demektir. Bunlar şiirden hareketle yapılan ahlâkî değerlendirmelerdir; şairden aktarılmış ek cümleler değildir.

Zülfüne berdâr: Bir dizede iki türlü yükseliş

Zülüf, sevgilinin saçını; berdâr ise asılmış olmayı anlatır. ‘Berdâr olmak’ ifadesi sözlükte de asılmak anlamıyla yer alır. [7] ‘Ayağı yer mi basar zülfüne berdâr olanın’ dizesi bu iki kelimeyi çarpıcı bir görüntüye dönüştürür: Sevgilinin saçına asılmış âşığın ayağı yere değmez.

Aynı söz, gündelik dildeki coşku hâlini de çağrıştırır. Çok sevinen, büyük bir heyecan duyan biri için ayaklarının yere basmadığını söyleriz. Dizeyi etkileyici kılan, bu hafiflik duygusuyla asılmanın ağır imgesinin aynı yerde buluşmasıdır. Âşığın dünyası hem sarsılmış hem yükselmiş gibidir.

Tasavvuf şiirinde zülüf gibi unsurların sembolik kullanımı vardır. [3] Bununla birlikte, her şiirde zülfe aynı açıklamayı vermek zorunda değiliz. Burada önce metnin kurduğu görüntüyü görmek, ardından çağrışımlar üzerinde düşünmek daha verimli geliyor. Şiirin güzelliği bazen bir kelimenin tek anlama kapanmamasında saklıdır.

Cân ü ser: Aşkın bedelini söyleyen son dize

‘Cân ü ser’, can ve baş demektir. ‘Aşk u şevk ile verir’ ifadesi, bendin sonuna güçlü bir adanmışlık duygusu yerleştirir. Önce gözün yönü değişmiş, ardından gönlün bağlılığı anlatılmış, sonunda bu bağlılığın ne kadar ileri gidebildiği söylenmiştir.

‘Döne döne’ tekrarı da kulağa bir hareket ve süreklilik hissi verir. Bunu doğrudan belirli bir tarikatın uygulamasına eşitlemeden, şiirin ritmi içinde dinlemek mümkündür. Dize bir kere söylenip bitmez; son iki kelime, anlamı zihinde yeniden dolaştırır.

Buradaki can ve baş verme imgesini, aşkın dilinde fedakârlık ve benlik iddiasından vazgeçme yönünde okuyabiliriz. Gündelik hayattaki karşılığı üzerine düşünürken de küçük fakat zor vazgeçişler belirir: Haksız olduğunda özür dilemek, övgü beklemeden iyilik yapmak, haklı bir itirazı kibir yüzünden reddetmemek. Bu örnekler, şiirin bugüne açtığı imkân üzerine benim yorumumdur.

Şiirin bıraktığı soru

İslâm düşüncesinde aşk, hem beşerî hem ilâhî sevgi için kullanılmış geniş bir kavramdır. Allah sevgisini anlatmak üzere bu kelimenin kullanılması konusunda tarih boyunca farklı yaklaşımlar bulunmuştur. Bu nedenle tasavvuf şiirinin dilini, bütün âlimlerin aynı biçimde benimsediği tek bir anlatım olarak sunmamak gerekir. [4]

Osman Şems Efendi’nin bu bendi bana, insanın bakışıyla bağlılığı arasındaki ilişkiyi düşündürüyor. Gözün neyi gördüğü, gönlün neyi yücelttiğinden bütünüyle ayrı değil. Bazı insanlar bir kazancı, bazıları bir övgüyü, bazıları da kavuşmayı beklediği bir anlamı her şeyin önüne koyuyor.

Şiiri kapattıktan sonra aynı dizeyi kendimize yöneltebiliriz: Benim gözüm en çok neyi görüyor? Gönlümün kıblesini günlük telaşlar mı belirliyor, yoksa uğruna değişmeye razı olduğum bir muhabbet mi?

Belki de bu altı dizenin bugün hâlâ okunmasının bir sebebi, cevabı bizim yerimize vermemesi. İnsanı kendi gönlünün önüne oturtuyor; gerisini onun dürüstlüğüne bırakıyor.

Kaynakça & ileri okuma

  1. Yusuf Yıldırım (haz.), Osman Şems Efendi ve Divanı, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı, 2021, s. 648; 619 numaralı şiir, I. bent. Şiirin aidiyeti, bent düzeni ve ‘mihrinle’ okuyuşu için temel metin.
  2. Nihat Azamat, ‘Osman Şems Efendi’, TDV İslâm Ansiklopedisi, 2007. Şairin hayatı ve tasavvufî-edebî çevresi.
  3. A. Azmi Bilgin, ‘Tekke Edebiyatı’, TDV İslâm Ansiklopedisi, 2011. Nutuk türü ve tasavvuf şiirindeki mecazlar.
  4. Süleyman Uludağ, ‘Aşk’, TDV İslâm Ansiklopedisi, 1991, tasavvuf bölümü. İlâhî ve beşerî aşk ile kavramın kullanımına ilişkin farklı yaklaşımlar.
  5. Kubbealtı Lugatı, ‘Dîdar’ maddesi; dîdarın yüz ve çehre anlamı.
  6. Kubbealtı Lugatı, ‘Mâh’ maddesi; ay anlamı.
  7. Kubbealtı Lugatı, ‘Berdar’ / ‘Berdar olmak’; asılmak anlamı.
  8. Kubbealtı Lugatı, ‘Mihr’ ve aynı kökten türetilen kelimeler; sevgi ve muhabbet anlamı.
  9. Kubbealtı Lugatı, ‘Hevâdar’ ve ‘Hevâdarlık’; tutkunluk ve gönül verme anlam alanı.

Bu yazı, şiirin ilk bendine yönelik kaynaklı bir edebiyat ve tefekkür okumasıdır. Tarihî bilgiler ile metne dair yorumlar ayrılmıştır. Şiir, okuma kolaylığı için kısmen günümüz imlâsıyla aktarılmıştır; tenkitli neşrin bütün çeviri yazı işaretlerini koruyan diplomatik bir aktarım değildir. Sosyal medya görselindeki ‘mihrimle’ ifadesine karşılık, yazıda Yusuf Yıldırım neşrindeki ‘mihrinle’ okuyuşu esas alınmıştır.

Bu alandaki yazılara dön